|
Kuran'da sünnet hakkında metinlerin yokluğundan dolayı, klasik ve yeni dönem yazarlar hadislere dönerler. İşte günümüz Arap yazarlarından örnekler: “Muhammed (sav), sünnetçi bir kadına mesleğine devam edip etmediğini sordu. O da olumlu cevapladı ve ekledi: siz bırakmamı emretmedikçe ve yasaklanmadıkça. Muhammed (sav) şöyle dedi: Ama, evet, müsaade edilmiştir. Bana yaklaş ki sana öğreteyim: Eğer kesersen fazla ileri gitme, çünkü yüze daha fazla ışıltı verir ve koca için böylesi daha iyidir” Diğerlerine göre şöyle demiştir: "Az kes ve fazla ileri gitme, çünkü böylesi kadın için daha zevkli, erkek için de daha iyi." Şiiler Al-Sadiq'ı bu hikayenin aktarıcısı olarak görürler. "Muhammed (sav) dedi ki, sünnet erkekler için "sünnet"tir, kadınlar içinse mekruhtur". "Mekruh" değerli ve asil davranış anlamındadır. Bu da kadın sünnetinin iyi olduğu anlamına gelir. Şiiler İmam Al Sadık'a önem verirler: "Kadın sünneti mekruhtur. Mekruhtan daha iyi bir şey var mıdır?" Muhammed (sav) ekledi : "Müslüman olan birisi yaşlı bile olsa sünnet olmalıdır." Birisi sordu: "Sünnetsiz biri Hacı olabilir mi?" O cevapladı: "Hayır, sünnet olmadıkça gidemez." - Muhammed (sav) der ki: “Fitre”ye beş norm dahildir. Cinsel bölgenin traş edilmesi, sünnet, bıyıkların kesilmesi, koltukaltının traş edilmesi, ve tırnakların boyu. Bunlar zorunlu değil fakat tavsiye edilen şeylerdir - Muhammed (sav) der ki: " Eğer iki sünnetli organ buluşur veya birbirine dokunur ise, o zaman namaz için abdest almak gerekir." Bu Muhammed (sav)in zamanında erkek ve kadınların sünnetli olduğu anlamına gelir. Klasik Müslüman yazarlar Hagar'ı kıskanan Sarah'ın onunla tartıştığını ve onu sakatlamaya yemin ettiğini söylerler. İbrahim karşı çıkar. Sarah vazgeçmeyeceği cevabını verir. İbrahim bunun üzerine Sarah'a onu sünnet etmesini söyler, böylece sünnet kadınlar arasında bir norm haline geldi. Erkek sünnetinin her zaman uygulanmadığına dair kanıtlar vardır. Bazıları şöyledir: Klasik yazarlar Muhammed (sav)in sünneti konusunda fikir birliği içinde değildirler. Bazıları onun sünnetli doğduğunu, bazıları ise bir melek veya dedesi tarafında sünnet edildiğini söyler. Muhammed (sav)in hayatı hakkındaki önemli bir gerçek hakkındaki bu çelişkili tartışmalar, bizi Muhammed (sav)in sünnetli olmadığı sonucuna götürür. Bu gerçek, Muhammed (sav)'in iki önemli hayat hikayesi yazarı Ibn-Ishaq (d. 767) ve Ibn-Hisham (d. 828)'ın ikisinin de, onun sünnetinden bahsetmemeleri ile teyit edilir. - Vali tarafından, öldükten sonra sünnet edilmeleri emredilen yaşlı adamların hikayesini duyan Hasan Al-Basri kızar ve Muhammed (sav) zamanında pek çok insanın Müslüman olduğunu, ama Peygamberin hiçbir zaman, bu insanların sünnetli olup olmadığına bakmadığını ve çoğunun da sünnetsiz olduğunu söyler. - Ibn Hanbal Al-Musnad derlemesinde şöyle anlatır : Osman Ibn Abi-al-As bir sünnete davetliydi, ama daveti geri çevirdi. Sebebi sorulunca şöyle cevapladı : "Muhammed (sav) zamanında sünnet etmezdik, davet de olmazdı." -Al-Tabari anlatır: Halife Umar Ibn Abd-al-Aziz (ö. 720) ordusunun generali Al-Jarrah Ibn Abd-Allah'a (ö. 730) Horasanı fethettikten sonra yazdığı mektupta şöyle der:”Seninle birlikte Mekke'ye doğru namaz kılanlardan haraç alma” İnsanlar bunun üzerine İslam'a geçmek için adeta yarışırlar. Bunun üzerine birisi generale, insanların inançlarından dolayı değil, haraçtan kaçmak için müslüman olduklarını söyler ve müslüman olanlara sünnet şartını koymasını tavsiye eder. General Halifeye danışır. Halife cevabı şöyledir: “Allah, Muhammed (sav)'i insanları İslam'a çağırması için gönderdi, bir sünnetçi olarak değil.” Son zamanlarda, daha önce sözü edilen 2:124 numaralı ayetin tefsirine karşı çıkılmıştır. Imam Mahmoud Shaltout da, tefsirin “aşırı” olduğunu söylemiştir. Ayrıca, Imam Al-Shawkani'ye dayanarak, erkek ve kadın sünnetiyle ilgili metinlerin ya gerçek dışı, ya da belirsiz olduğunu eklemiştir. Buna rağmen, günümüz Müslüman yazarların ezici çoğunluğu, erkek sünnetinin mecburi olduğunda ısrarcıdırlar. Suudi dini otoritelerine göre, Müslüman olan birisi sünnet olmak zorundadır, ama operasyondan korkup İslam'a girmekten vazgeçmesini önlemek için de, operasyon, inanç kalbine yerleşinceye kadar ertelenebilir. Al-Sukkari, eğer erkek sünnetli değilse, kadına, evliliği bozma hakkını tanır, çünkü üstderi, hastalık için bir taşıyıcı olabilir, ve iğrenme duygusu yaratabilir ki, bu da evliliğin amacına ulaşmasına engel olabilirmiş. Kadının güzel ve temiz birisiyle evlenmeye hakkı varmış, çünkü İslam temizlik ve saflık diniymiş. Ahmed Amin Sudanlı bir kabilenin İslam'a girmek istediğini anlatır. Kabilenin başındaki kişi, Ezher'deki bir bilimciye ne yapması gerektiğini sorar. Bilimci ona bir “gerekliler” listesi yollar, sünnet baştadır. Kabile Müslüman olmayı reddeder. Erkek sünnetini sorgulayan beş çağdaş Müslüman yazara rastladık. - Mısırlı düşünür Issam-al-Dine Hafni Nassif 1971'de Joseph Lewis'in çalışmasını tercüme eder: “İnsanlık adına, sünnet büyük bir Yahudi hatasıdır” Metnin kendisinden uzun önsözünde, Nassif, Müslüman toplumuna, Yahudiler tarafından yerleştirilen barbarca bir davranış olan sünnete son vermelerini tavsiye eder. - Muhammed (sav) Afifi, Kahire'de yayınlanan Al-Hilal dergisinde, (Nisan 1971), sünnete karşı düşmanlığını gizlemeden, yukarda sözü edilen makaleyi yayımlamıştır. - Libyalı yargıç Mustafa Kemal Al-Mahdawi (şu anda Libya'da dinden dönmekle suçlanmaktadır) erkek sünnetini bir Yahudi geleneği olarak kabul eder. Yahudiler, Tanrı'nın kendilerini yalnızca sünnet olurlarsa, ya da kapılarını kurban edilen hayvanın kanıyla işaretlerlerse göreceğine inanırlar. (Exodus 12:7-13) Al-Mahdawi, Kuran'ın böyle bir mantığının olmadığını belirtir. Tanrı bu tür jestlerden hoşlanmaz, ayrıca üstderiyi (sünnet derisi) sadece kesilmesi için gereksiz bir obje olarak yaratmamıştır. Şu ayeti hatırlatır : “Ey Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın, seni bütün eksikliklerden tenzih ederiz; o halde bizi o ateş azabından koru”(3:191) - Müslüman Kardeşler hareketinin kurucusu Imam Hassan Al-Banna'nın küçük kardeşi Jamal Al-Banna, “Evet, biz insanı en mükemmel şekilde yarattık” (95:4) ayetini hatırlatarak, erkek ve kadın sünnetinin İslam'da yeri olmadığını, çünkü Kuran'da yer almadığını söyler. - Türk yazar Edip Yüksel şöyle demiştir. "Bağışlayıcı bir Tanrı'nın nasıl olup da çocuklar için böyle acı verici bir haksızlığı öngörebileceğini insan kendine sormalıdır....Kuran'a gerçekten inanan herkes için cevap açıktır. Tanrı, sonsuz merhametiyle, böyle zalim bir töreni kabul edemez. Bu davranış Kuran'da hiç yer almaz. Sadece yeni çıkarılan icatlarda (hadisler) ve insanlara ait işlerde bu kadar zalimliğe rastlanabilir...Çocuklarımıza yaptığımız yüzyıllar öncesine uzanan bu suça bir son verelim.” e-mail ile temas kurduğum Edip Yüksel, konu hakkında yazdığım makalenin gözlerini açtığını belirtmiştir. Şunu düşünmek gerekir ki, Kuran “sünnet” terimini hiç kullanmayan ve sadece bir yerde değil, tam on yerde “insanın mükemmelliği”nden bahseden tek dini kitaptır. Bu ayetlerden biri şöyledir. “Şeytan dedi ki: 'Ve mutlaka onları saptıracağım ve her durumda onları kuruntulara düşürüp, olmayacak kuruntularla aldatacağım. Mutlaka onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar ve yine mutlaka onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler.' Ve her kim Allah'ı bırakıp şeytanı dost edinirse, şüphesiz açıktan açığa bir zarara düşmüştür” (4:118-119) Bu ayet, Allah'ın yarattığını değiştirmenin şeytana kulluk olduğunu belirtir. Dolayısıyla Kuran'ın sünnet konusundaki sessizliği, buna karşı olunduğu şeklinde yorumlanmalıdır. C) Kadın sünneti hakkındaki şu anki tartışmalarKadın sünnetini suçlayan pek çok müslüman yazar olmasına karşın, çoğunluk onun mekruh olduğunu iddia eder. Tartışma, fetva komitesinin bu konuda üç fetva verdiği Mısır'da özellikle yoğundur : - 28 Mayıs 1949 fetvası, kadın sünnetinin terkedilmesinin bir günah olmadığını belirtti - 23 Haziran 1951 fetvası, kadın sünnetinin istenir bir şey olduğunu, çünkü doğayı sınırladığını söyledi - 29 Haziran 1981 fetvası, daha sonra Ezher'in Şeyhi olacak Jad-Al-Hak tarafından verilmiştir: "Bir başkasının öğretisi doğrultusunda, bu kişi doktor olsa bile, Muhammed (sav)in öğretisini terk etmek doğru değildir. Çünkü tıp sürekli değişmektedir. Kızın sünnetinin sorumluluğu ana-babaya düşer, ve eğer bir bölge erkek ve kadın sünnetinden vazgeçerse, o bölgenin yöneticisi onlara savaş ilan edebilir” Jad-Al-Hak pozisyonunu 1994 Ekiminde verdiği ikinci bir fetva ile korumuştur. Bu fetvada savaş ile ilgili kısmı üç defa tekrar etmiştir. Kız çocuklarını sünnet eden Müslümanlar, bunun dini bir uygulama olduğunu sanırlar. Sünnet olmamanın, toplumsal düzeyde ciddi sonuçları olabilir. Bazı ülkelerde sünnet olmayan kız evlenemez, ve onun hakkında kötü konuşulur. (şeytan tarafından ele geçirilmiş) Mısır kırsalında, sünneti yapan kişi bir “evlilik sertifikası” çıkartır. El-Masry, 1000'den fazla kızı sünnet eden bir kadının görüşlerini aktarır. Ona göre, kızlarının sünnetini reddeden bir baba linç edilmelidir, "çünkü onlar kızlarının fahişe olmasını kabul etmişlerdir." Kadınların sünnet edildiği Müslüman ülkelerdeki pek çok kurum buna engel olmaya çalışmaktadır. Bunlar Kuran'ın Tanrı'nın yaratışındaki mükemmelliği teyit ettiğini hatırlatırlar. Kendisi de sünnetli olan Dr. Nawal El-Saadawi, şöyle yazar. “Eğer din, Tanrı'dan geliyorsa, nasıl olur da kendisi tarafından yaratılan bir organın, o organ ölmedikçe, ya da hastalanmadıkça kesilmesini isteyebilir? Tanrı vücudun organlarını rastgele, bir plan olmadıkça yaratmaz. Klitorisi kadının vücudunda, gelişiminin erken bir çağında kesilsin diye yaratmış olamaz." Kadın sünnetine karşı olanlar Muhammed (sav)'e atfedilen metinlerin pek az bir güvenilirliği olduğunu eklerler. İmam Shaltout'un ve Şeyh Muhammed (sav) Al-Tantawi'nin görüşü, Kuran'da, ve Muhammed (sav)'in hadislerinde sağlam temeller olmadıkça, doktorların fikirlerinin kanun olduğudur. |
|
İslami Hukuğun ilk kaynağı olan Kuran, ne erkek sünnetinden ne de kadın sünnetinden bahseder. Ama bazı Müslüman yazarlar 2:124 nolu ayette sünnet için bir kanıt bulduklarını düşünürler. “....Allah İbrahim'i emirleri ile sınadığı zaman, o onları yerine getirdi. Ve dedi ki: Seni insanlığın lideri olarak atadım”. Muhammed (sav)in bazı sözlerine bakarak, klasik ve yeni dönem müslüman yazarlar, “emirler” terimini, İncil'de yazıldığı gibi "İbrahimin sünneti" diye tercüme ederler. İbrahim, Müslümanlar için bir model olduğundan, onun gibi yaşamak zorunda olduklarını düşünürler. “Daha sonra sana şunu gösterdik: İbrahim'in dinini takip et, o ki gerçek bir inanan” (16:123). |
|
Kur'ân'da "Sünnet" (hıtan) ile ilgili bir âyet bulunmamakla birlikte, müslümanlığın simgesi olarak kabul edilmiştir. Geçmişi Hz. İbrahim'e kadar varan sünnet, câhiliye devri arapları arasında da devam edegelen bir âdetti. Araplarda hem kadın hem de erkekler sünnet edilirdi. Erkeğin sünneti için "hıtan" kadınların sünneti için "hafd" kelimesini kullanmaktaydılar. Ancak "el-hıtanan" ifadesi sünnet edilen yer anlamına hem kadın hem erkek için müşterek kullanılır. Bunların birbirine değmesi gusulü gerektirir (Buhârî, Gusl, 28; Müslim, Hayz, 8; Ebu Davud Tahare, 81, 83). Rivâyete göre sünnet, Hz. İbrahim'in seksen yaşlarında kendine tatbikiyle başlamıştır. Bir rivayete göre İbrahim (a.s)'ın Kur'ân'da sözedilen bazı kelimelerle sınanması (el-Bakara, 2/124) temizliğe dair sorularla olmuştur. Bunların vücûda dair olanları sünnet olmak, koltuk altı ve kasık kıllarının kesilmesi, su ile istinca ve tırnakların kesilmesi gibi hususlardı. Sünnet olmak insanın fıtratından kaynaklanmaktadır: Doğuştan insan ruhuna yakışan hususlardan bir kısmı şunlardır: Ağzı su ile yıkayıp çalkalamak, buruna su çekmek ve temizlemek. Bıyıkları kesmek (veya kısaltmak), tırnakları kesmek, koltuk altının kıllarını gidermek, etekteki kılları gidermek ve sünnet olmak" (Buhâri, Libas, 51, 63, 64; Müslim, Tahare, 49; Ebu Davud, Tereccül, 16; Tirmizi, Edeb, 14). Hz. İbrahim'in seksen yaşlarında Kaddüm köyünde sünnet olduğu rivayet edilir (Buhâri, Enbiyâ, 8; Müslim, Fedâil, 151; Müsned-i Şamiyyin, I, 88). Ebu Hureyre'den gelen bir rivayette "Kaddüm" yerine "kadum" ifadesi kullanılmıştır ki o zaman ifade "bir marangoz aleti olan keserle sünnet oldu" anlamına gelmektedir. Ayrıca onun 70 veya 120 yaşlarında olduğu da rivayet edilmiştir. Hz. İbrahim sünnet olmuştur. İsrail oğulları arasında câri olan Tevrat'ın hükmü de böyle idi. İsa (a.s)'ya kadar böyle devam etmişken sonradan hıristiyanlar bu âdeti bozmuş ve "hıtan", kalbin guffesini (kalbi bürüyen perdeyi) atmaktır, şeklinde yanlış bir yorumla sünneti bırakmışlardır (Tecridi-Sarin Tercümesi, IX, 112). Başka bir rivayette de şöyle denilmektedir: "Hiç kuşkusuz ilk misafir edinen, ilk defa don giyen ve ilk kez sünnet olan Hz. İbrahim'dir" (Muvatta, Sıfatu'n-Nebî', 4). Sünnet olmak ondan sonra bütün peygamberlerde ve onlara uyanlarda devam etmiş, Peygamberimiz (s.a.s) peygamber olarak gönderilinceye kadar sürüp gitmiştir. Peygamberimiz (s.a.s) bir başka hadislerinde şöyle buyuruyorlar: "Dört şey var ki, bunlar peygamberlerin sünnetlerindendir. Sünnet olmak, güzel koku sürünmek, misvak kullanmak ve evlenmek" (Tirmizî, Ahmed b. Hanbel, Müsned,). Rivayete göre, Peygamberlerin bazıları sünnetli olarak dünyaya gelmişlerdir. Bunların sayısı 10-17 kadardır. İmam Suyuti bunlardan bir kısmını bir şiirle ifade etmiştir. Bunlar Adem, Şit, Nuh, Sam, İdris, Musa, Salih, Lut, Yusuf, Şuayb, Yunus, Süleyman, Yahya ve Hz. İsa (a.s)'dır. Şiirin sonu "Hatem"le biter ki maksat Hz. Peygamberdir. Hz. Peygamber'in sünnetli doğduğuna dair (bk. İbn Haldun, Mukaddime, İstanbul 1970, II, s. 400; Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, İstanbul 1972, I, 59). Bazı rivayetlere göre ise doğumunun yedinci gününde dedesi bir ziyafet vererek onu sünnet ettirmiştir. İslam öncesi Arabistan'da sünnet bir Hijyen tedbiri olarak düşünülmüştür (M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, çev. Salih Tuğ, İstanbul 1973, s. 291). Araplarda sünnet bir temizlik ve güzelleşme operasyonu olarak kabul edilir. Bundan dolayı sünnet karşılığında "taharet" kelimesi de kullanılmaktadır (Karslızade Cemalettin, Me'debetül-Hıtân, İstanbul 1252 H., s. 7). Atası Hz. İbrahim'in bu güzel geleneğini Hz. Peygamber de devam ettirmiştir. "O, sünnet hükümdarı" olarak anılmıştır. Buhârî'nin vahyin başlangıcına dair kitabında Şam piskoposu İbnu'n-Natur'un bir ifadesine yer verir. Buna göre yıldızlara bakarak kehanette bulunmada mâhir olan Herakelias bir gece "hıtan melikinin zuhur ettiğini görür. Tam bu sıralarda Hz. Peygamber'in elçisi kendisine gelmişti. Elçinin kendisi de sünnetli idi". Olay sünnetin İslam'ın ilk müesseselerinden biri olduğunu göstermektedir. Hz. Peygamber, ileri yaşlarda müslüman olanlara, 80 yaşlarında da olsalar "Üzerinizdeki (İslâm'ın hoşlanmadığı) fazla kılları temizle, traş et ve sünnet ol" buyururdu (Kenzul-Ummâl, I, 263). Usaym b. Kelib'in babasından, onun da dedesinden naklettiği rivâyete göre, dedesi demiş ki: "Peygamberimiz (s.a.s)'e geldim ve İslamiyeti kabul ettim. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurdular: Kendinden küfrün kıllarını at ve sünnet ol" (Ahmed İbn Hanbel III, 415; Ebu Davud, Tahare, 129). Sünnet olayı; "bir canlıya acı çektirmek, ancak o canlıya yarar sağlar ve yarar canlıya çektirilen acıdan fazla olursa caizdir" şer'i kaidesine dayanmaktadır. Sünnetin hangi yaşlarda yapılacağına dair ortak bir görüş yoktur. Bölgelere göre 7 günlükten 13 yaşına kadar değişmektedir. Çocukların buluğa ermeden sünnet ettirilmeleri babalarının bir vazifesidir. Hz. Peygamber (s.a.s) torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i doğumlarının yedinci gününde sünnet ettirmişti. Çocuk buluğa erdiğinde şeriat hükümleriyle yükümlü bulunacak, ilahî buyruklara göre amel etmekle emrolunacaktır. O halde bu çağa henüz girmeden sünnet olmalı, sünnetli bir şekilde mükellef düzeyine gelmelidir. Böylece ibadeti, İslamın çizdiği şekilde sıhhat kazanır. Şeriatın belirttiği ölçüde dosdoğru olarak gerçekleşir. Fakat velinin görevi, çocuğun sünnetini, onun doğumunun ilk günlerinde yerine getirmesi, düşünmesi ve böyle yapmanın daha uygun olduğunu bilmesidir. Böylece çocuk kendini tanımaya başlayıp temyiz çağına geldiğinde kendisini sünnet olmuş bulur. İleride bundan ötürü kendi kendisini hesaba çekmez. İçinde herhangi bir üzüntü ve ürküntü bulunmaz. Gerçekten çocuk akletmeye başlayıp eşyayı asıl anlamıyla anlamayı idrak edince kendisini sünnet engelini aşmış olarak görmesi güzel ve kolay bir hava oluşturur. Sünnet organının uç kısmını örten derinin en azından yarısının kesilmesidir. Yarıdan az kesilmesi halinde tekrarlanması gerekir. Ebu's-Suud Efendi buna gerek olmadığı şeklinde fetva vermiştir (M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhu Î-İslam Ebu's-Suud Efendi Fetvaları, İstanbul 1972 s.35). Bazı toplumlarda, kızlarda erkekler gibi sünnet edilirler. Daha çok gizli olarak icra edilen bu sünnet Mısır, Arabistan ve Cava'da yaşayan müslümanların bir kısmında halen mevcuttur. Bu toplumlarda İslamiyet öncesi de sünnetin varlığı bilinmektedir. İslâmiyetin zuhuruyla İslâmi bir anlam kazanmıştır. Bütün İslam dünyası dikkate alınırsa azınlıkta kalan yerel bir âdet olarak görülür (A.J. Wensinck, Hiton, IA, VlI, s. 543). Klitoris üzerindeki küçük bir parçanın kesilmesi olan, kadınların sünneti rivayete göre Hz. İbrahim zamanından kalmıştır ve ilk sünnet olan hanım Hz. Hacer'dir (Taberi, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, çev. Z. K. Uğan, Ankara 1954, I, 371). Hz. Peygamber, "Sünnet (hıtan), erkeklere sünnet, kadınlar için fazilettir" (Ahmed b. Hanbel, V, 75; Ebu Davud Edeb, 167; el-Fethu'r-Rabbânî, XVII, 1312) buyurur. Bu sünnet, Ebu Hanife ve İmam Malik'e göre mutlak sünnet, Ahmed b. Hanbel'e göre erkeğe vacib, hanımlar için sünnettir. Şafiî erkek ve kadın arasında vucûb bakımdan bir fark görmemiştir (el-Fethu'r-Rabbanî, XVII, 1312). Çoğunluğu hanefi olan Türklerde kadınlar sünnet edilmezler. Ebu's-Suud Efendi kendisine yöneltilen; "Diyar-ı Arap'da avratları sünnet ederler. Bu fiil sünnet midir?" sorusuna "el-Cevap: Müstehaptır" şeklinde cevap vermiştir (M. Ertuğrul Düzdağ, Şerhul-İslam Ebu's-Suud Efendi Fetvaları, İstanbul 1972, s. 35). Hattabî de; "Sünnet olmak fiili her ne kadar öteki sünnetler arasında sayılıyorsa da ilim adamlarından bir çoğuna göre vacibtir. Çünkü sünnet olmak hem dinin ve hem dindarlığın şiarıdır. Müslüman kimsenin kafirden ayırdedilmesi buna bağlıdır. Savaş alanında öldürülenler arasında sünnetli bir kimseye rastlanılırsa, diğeri de sünnetsiz bulunursa, böyle bir durumda sünnetli kimse üzerine namaz kılınır, defni sağlanır. İslam kabristanına gömülür" demektedir. Hasan Basrî "Rasûlüllah, (s.a.s) Efendimize uyarak bir çok kimseler İslam'a girdi. Siyahı, beyazı, Romalısı, İranlısı, Habeşlisi... Ama bunlardan hiç birinin sünnet olup olmadıkları araştırılmadı. Şayet sünnet olmak vacib olsaydı, sözü edilenler sünnet olmadan İslam dinine kabul edilmezlerdi" demektedir. Ancak bu delil sünnet olmanın ihtiyari olduğu ispatlayacak nitelikte değildir. Zira araplar zaten kesinlikle sünnet olmakta idiler. Diğer taraftan Yahudilere gelince, bunlar da kesin olarak sünnet olurlardı. Hrıstiyanlara gelince onlardan bir grubu sünnet olurken, diğer bazıları da olmazdı. İslam dinini kabul eden herkes, ister puta tapan arap olsun, ister yahudi, ister hrıstiyan olsun, İslâmî prensiplerden birinin sünnet olmak olduğunu bilirdi. Bunu bildiği için de İslam dinini kabul ettikten hemen sonra boy abdesti aldıkları gibi sünnet olurlardı. Yukarıda Useym b. Kelîb'in dedesinin Peygamberimiz'e gelerek, "Kesin olarak İslâmı seçtim, müslüman oldum" deyince, Rasûlüllah (s.a.s) kendisine; "O halde küfrün kıllarını kendinden temizleyip at ve sünnet ol " buyurması ve Zührî yoluyla rivayet olunan; Kim İslâm'a girerse, yaşlı da olsa sünnet olsun" anlamındaki hadis, bu hükmü pekiştirmektedir. Peygamberimiz (s.a.s) ise, ümmetini sürekli hayırlı ve mutlu sonuç getiren işlere yöneltir ve onları başkasından seçip ayıracak hususları öğretirdi. İşlenip işlenmediğinin derinliğine inmek, araştırıp kontrol etmekle yükümlü değildi. Onun bu konuda izlediği yol, İslâma girenleri dış halleri ile kabul etmek ve değerlendirmekten ibaretti. Gizli hallerini ise Allah'a bırakırdı. İslam hukuk otoritelerinin sünnet fiilinin gerekli bir ibadet olmasındaki sebep ve illetleri şöyle göstermişlerdir: Sünnetsiz kimse abdestini ve namazını bozmaya kendisini arzetmiş olur. Çünkü kesilmedik kalan deri, cinsel organının baş kısmını tümüyle kapatmaktadır. İdrar altına girince onu temizlemek hayli güçtür. Böyle bir durumda sağlıklı bir temizlik ancak sünnet olmaya bağlıdır. Bundan ötürü gerek selef (öncekiler) olsun gerekse halef (sonrakiler) olsun bir çokları sünnetsiz kimsenin imamlığını uygun görmemişler ve yasaklamışlardır. Fakat tek başına kıldığı namazlarda ise, devamlı idrarı damlayan kimse gibi özür sahibi sayılır. Sünnet ameliyesi konusunda cehalet sonu sebep olunan, özür ve ölüm olaylarında diyet uygulanmıştır (İbn Ebi Şeybe, el-Musannef, Diyet, 130; V/420; Abdurrezzak, el-Musannef, IX, 470). Sünnet olayının, tıb ilminin ilerlemesiyle hikmet değeri daha iyi anlaşılmıştır. Erkeklerin sünnet olmadığı toplumlarda rahim hastalıkları oranı, sünnet olan toplumlara göre çok daha fazladır. Sünnetin dini açıdan büyük hikmeti olduğu gibi, bir çok sağlıkla ilgili yararları da vardır. Bilim adamları ve özellikle tıp doktorları bunun olumlu sonuçlarını belirtmişlerdir. Bu hususların en önemlilerinden bir kısmı şunlardır: -Sünnet fıtratın yani yaratılışın esasıdır. İnsanın doğuştan buna ihtiyacı vardır. İslamın bir prensibi ve şerîatın da ünvanıdır. -Sünnet, Rabbimizin Hz. İbrahim (a.s)'in diliyle meşru kıldığı, hakka yönelik dinin tamamıdır. Yani bunun tamamlayıcısıdır. Bu öyle bir dindir ki, kalbleri tevhid, birlik ve iman boyasıyla boyamış, bedenleri fıtratın özellikleri olan sünnet olmak, bıyık kesmek, tırnakları kesmek, koltuk altındaki kılları gidermek gibi özelliklerle bezemiştir. Rabbimiz şöyle buyuruyorlar: "Sonra da Biz, Hanif olan, müşriklerden olmayan İbrahim'in dinine uy, diye sana vahyettik" (en-Nahl, 16/23). Bir diğer âyette de şöyle buyurulmaktadır; "Allah'ın dini boyası ile boyandık. Boyası Allah'dan daha güzel kim vardır? Biz ancak O'na ibadet ederiz" (el Bakara, 2/138). Sünnet müslümanı diğerlerinden ayırır.
|